<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

    <channel>
        <title><![CDATA[Sidar Sevimli]]></title>
        <link>https://blogya.tr/rss-feeds/feed/author/sidar-sevimli</link>
        <description><![CDATA[Blogya - Sidar Sevimli]]></description>
        <atom:link href="https://blogya.tr/rss-feeds/feed/author/sidar-sevimli" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        
                    <dc:rights><![CDATA[© blogya.tr]]></dc:rights>
        
                        <item>
                    <title><![CDATA[DİLZARA İLE CİVAN]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/dilzara-ile-civan</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/dilzara-ile-civan</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202604/image_870x580_69dfe38d30bb5.webp" length="20800" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202604/image_870x580_69dfe38d30bb5.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:15:16 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Başlar bir efsanevi aşk destanı.</p>
<p>Kaderin çilesiyle yolları kesişir iki âşığın.</p>
<p>Birinin adı Civan, diğerinin Dilzara.</p>
<p>Civan, Dilzara adlı merhametsiz bir avcının avı olur,</p>
<p>Bir çift kara gözle yüreğinden hançerlenir,</p>
<p>Aşkın ne olduğunu bilmeyen Civan, yakında onu tüm benliğiyle tanıyacaktı.</p>
<p>Civan bir yüzük yaptırır.</p>
<p>Üzerine yalnızca bir isim kazınır: Dilzara.</p>
<p>Gel zaman git zaman,</p>
<p>Aşkın sarhoşluğuna kapılır,</p>
<p>Yemeden içmeden kesilir.</p>
<p>Gözünün önünden gitmez Dilzara,</p>
<p>Nereye baksa onu görür.</p>
<p>Yüreği dayanmaz,</p>
<p>Çünkü onu yakıp gitmiştir Dilzara.</p>
<p>Bir akşam vakti,</p>
<p>Civan’ın içi öyle bir yanar ki,</p>
<p>Dicle’ye atar kendini.</p>
<p>Ama Dicle’nin serin suları bile</p>
<p>Onun aşk ateşini söndüremez.</p>
<p>Ve o anda,</p>
<p>Bir mucize olur…</p>
<p>Dicle dile gelir,</p>
<p>Sularının sesi Civan’ın kulağında yankılanır gibi konuşur:</p>
<p>“Aşk…</p>
<p>Öldürür, sonra diriltir.</p>
<p>Bir kere değil, defalarca öldürür.</p>
<p>Binlerce kez de diriltir.</p>
<p>Bazen yaranın hançeri,</p>
<p>Bazen en derin merhemi olur.</p>
<p>Bu öyle bir illet ki,</p>
<p>Bazen usandırır,</p>
<p>Ama öyle tatlıdır ki,</p>
<p>İnsanı vazgeçiremez.</p>
<p>Benim serin sularım bile</p>
<p>Senin aşk ateşini söndüremez.</p>
<p>Çünkü senin yanman gerek, Civan…”</p>
<p>Bir gün başını alır, Caferî Sadık Tepesi’ne çıkar.</p>
<p>Cizre’yi izleyerek haykırmaya başlar.</p>
<p>Ve ağzından şu sözler dökülür:</p>
<p>"Ey Cizre!</p>
<p>Sen ki, üç yüz yıl önce Mem û Zin’e tanıklık ettin,</p>
<p>Belki nice bilinmeyen sevdalara...</p>
<p>Bil ki ben, Civan, Dilzara’yı seviyorum.”</p>
<p>Dilzara'nın aklı da Civan'dadır.</p>
<p>Acaba ne yapar şimdi?</p>
<p>Çok konuşamadım...</p>
<p>Acaba peşime düşüp gelir mi?</p>
<p>Gözlerinin içi parlıyordu,</p>
<p>Benle konuşurken.</p>
<p>Keşke orada kalsaydım,</p>
<p>Onsuz ne yapacağım buralarda?</p>
<p>Diye kendine konuşur,</p>
<p>Civan’ı çok özlemektedir.</p>
<p>Dilzara'nın babası Mir, kapıyı çalar.</p>
<p>Gözyaşlarını silerken,</p>
<p>Mir sorar:</p>
<p>“Niye canın sıkkın kızım?”</p>
<p>Dilzara, gözlerini yavaşça kaldırıp,</p>
<p>“Canım sıkkın değil baba,” der,</p>
<p>Ve konuyu geçiştirir.</p>
<p>Bir gün,</p>
<p>Cizre’den ayrılır Civan.</p>
<p>Aşk sarhoşu olarak yollara düşer.</p>
<p>Diyarbakır yollarında bir dengbêj,</p>
<p>Ona Mem û Zin klamı okur.</p>
<p>Ve Mardin Kapısı’ndan girer içeri kervanlar.</p>
<p>Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.</p>
<p>Yolda bir amca karşısına çıkar.</p>
<p>Amca sorar:</p>
<p>“Evlat, ne işin var bu ellerde?”</p>
<p>Civan cevap verir:</p>
<p>“Çıktım Cizre yollarından,</p>
<p>Diyarbakır ellerine vardım.</p>
<p>Avcıma, av olmaya geliyorum.</p>
<p>Yüreğimde doksan dokuz yara var.</p>
<p>Varsın o yüzüncüyü de açsın,</p>
<p>Ben yine de vazgeçmem ondan.”</p>
<p>Amca der:</p>
<p>“Gel, bir mırra içelim kahvede.”</p>
<p>Civan başını sallar:</p>
<p>“Ben gelmem.</p>
<p>Aşk yolu beni çağırıyor…”</p>
<p>Dilzara’sını karşısında gören Civan,</p>
<p>Bir anda yere yığılır.</p>
<p>Aşk öyle bir çarpmıştır ki onu,</p>
<p>Gözünü açtığında kendini</p>
<p>Diyarbakır mirlerinin sarayında bulur.</p>
<p>İyileşene kadar orada kalır.</p>
<p>Günün birinde,</p>
<p>Hevsel Bahçeleri'nde buluşurlar.</p>
<p>Dilzara, gözlerinin içine bakarak der ki:</p>
<p>“Civan, sana meftune yaptım...”</p>
<p>Civan gülümseyerek karşılık verir:</p>
<p>“Görmüyor musun nasıl yandığımı?</p>
<p>Sen beni çoktan meftun ettin zaten.”</p>
<p>Dilzara der:</p>
<p>“Sanırsın ki bir tek sen yanarsın,</p>
<p>Ben yanmaz mıyım bu aşk için?</p>
<p>Beni nankör mü bilirsin?</p>
<p>Aşk öyle bir şey ki,</p>
<p>Ne anlatsan yetmez,</p>
<p>Feryat etsen duyulmaz.</p>
<p>Ne edersen et,</p>
<p>Tarifsiz kalır.”</p>
<p>Civan içlenerek der:</p>
<p>“Daha ne kadar yanacağım, zalım?</p>
<p>Ben seni Cizre’de ilk gördüğümde</p>
<p>Zaten yanıp kül olmuştum…”</p>
<p>“Sen ümitli olmam için yollanansın,</p>
<p>Ümitle beklerim seni,</p>
<p>Ümitle isterim seni her şeye kadir olandan.</p>
<p>Namazlarımda eksilmeyen,</p>
<p>Ağzımdan düşmeyen duamsın.”</p>
<p>“Seni isterim her an,</p>
<p>Senle uyur senle kalkarım.</p>
<p>Yanımda yöremde hep sen varsın.</p>
<p>Sen sadece sen.</p>
<p>Her adımda dilediğim,</p>
<p>Dilemekten vazgeçmediğim,</p>
<p>Tekrar tekrar namazda istediğim,</p>
<p>Elleri kaldırıp doya doya istediğim,</p>
<p>Dilerken gözyaşı döktüğüm sevdamsın.”</p>
<p>Ama bu konuşmalara,</p>
<p>Hevsel Bahçeleri’nde tanık olan bir başka yürek vardır: Delzin.</p>
<p>Meğer onun da gönlü varmış Civan’da.</p>
<p>“Ya benim olacak,</p>
<p>Ya da ölecek!” der.</p>
<p>Ve koşar, Dilzara’nın babası Mir’e anlatır her şeyi.</p>
<p>Mir, Civan’ı çağırır.</p>
<p>Sorar:</p>
<p>“Kimsin, genç adam? Nesin, necisin?”</p>
<p>Civan başı dik cevaplar:</p>
<p>“Cizre benim evim,</p>
<p>Nuh benim atamdır.</p>
<p>El-Cezeri'nin ilmiyim,</p>
<p>Mem û Zin’in şehrindenim.</p>
<p>Ben Cizre’nin genciyim.</p>
<p>Melayê Cizîrî’nin divanıyım,</p>
<p>Mela'nın komşusuyum,</p>
<p>Seyda’nın aşk kalemiyim.”</p>
<p>Mir başını sallar, kızmaz.</p>
<p>Çünkü bilir ki, aşk hükümsüzdür.</p>
<p>Ve şöyle der:</p>
<p>“Aşkı gönle koyan hükmü vermiştir,</p>
<p>Onun hükmü üzerine hüküm verilmez.</p>
<p>Ama bir şartım var:</p>
<p>Madem Mela'nın hemşehrisisin,</p>
<p>Mela gibi aşk ateşinde yanman gerek.</p>
<p>Kırk gün çilehanede yanarsan,</p>
<p>Dilzara senindir.</p>
<p>Unutma, emek vermeden ekmek pişmez.</p>
<p>Aşkta da yanmak gerek…”</p>
<p>Ve Civan,</p>
<p>Bu aşk ateşinde yanar.</p>
<p>Çilehane fırın gibi sımsıcaktır.</p>
<p>Civan şiirler yazar:</p>
<p>“Ben aşığım, âşık…</p>
<p>Aşka maşuk olmuşum.</p>
<p>Sevda için yananım.</p>
<p>Aşkın şehadet şerbetini içmişim.</p>
<p>Bu illet için mücadele edenim.</p>
<p>İbrahim gibi ateşe atılsam,</p>
<p>İsa gibi çarmıha gerilsem,</p>
<p>Yine de vazgeçmem yardan.</p>
<p>Yârin zülüflerine kurban olayım… Kurban.”</p>
<p>Dilzara, Civan’sız hastalanır.</p>
<p>Lokman Hekim gelir bakar,</p>
<p>Derdinin çaresi Civan’dır.</p>
<p>Dilzara'nın ağzından dökülür:</p>
<p>"Hasretle yanarım,</p>
<p>Eriyen bir mum misali,</p>
<p>Sana hasretle şiir yazarım,</p>
<p>Sevda türküsünü dinlerim.</p>
<p>Hasretle türküler yazarım sevdama,</p>
<p>Hasretimi anlatacak sözler kifayetsizdir,</p>
<p>Hasreti hasretle anlatmak çok zor,</p>
<p>İçimden dolan taşan bir hasret vardır.</p>
<p>Hasretle gözyaşlarım dökülür,</p>
<p>Gözyaşlarım mürekkeple birleşir,</p>
<p>Hasretle Civan'ımı anarım.”</p>
<p>Ve Delzin gelir,</p>
<p>“İnşallah o hasretle ölürsün,” der Dilzara'ya.</p>
<p>Dilzara sûkut eder, hiçbir şey demez.</p>
<p>Delzin, şehri terk eder hasetlikle.</p>
<p>Dilzara'nın abisi, Delzin’e şöyle der:</p>
<p>“Yüce Rabbim, iyi ki seni nasibim yapmamış.</p>
<p>Sana aşık olmuştum, ama bende ki sana duyduğum aşk öldü.</p>
<p>Bir daha hiç dirilmeyecek bir şekilde...</p>
<p>Bu hasetin bir gün başını yiyecektir.”</p>
<p>Delzin, son kez Diyarbakır surlarına çıkıp,</p>
<p>Memleketine bakıp terk edecekti Memleketin'e.</p>
<p>Bir çiftin mutluluğunu görür,</p>
<p>Ve kıskanır.</p>
<p>Bir fırtına çıkar,</p>
<p>Delzin dengesini kaybederek surlardan düşer,</p>
<p>Ve orada hayatını kaybeder.</p>
<p>Çilehanede,</p>
<p>Bir ney inler, bir saz yankılanır.</p>
<p>Bu yankı, Civan’ın yüreğini anlatır.</p>
<p>Çektiği acılar, yazdığı satırlar yankılanır duvarda.</p>
<p>Civan, ney ile saz arasında,</p>
<p>Aklını da fikrini de Dilzara’da bırakır.</p>
<p>Ve derin bir uykuya dalar.</p>
<p>Civan bir makama girdi,</p>
<p>Baktı ki aşk yok ortalıklarda.</p>
<p>"Burada bir şey eksik," dedi.</p>
<p>"Aşkı mı sorarsın? Bu makamda aşk yoktur," dediler.</p>
<p>Terk etti o makamı,</p>
<p>Girdi aşk makamının sokağına.</p>
<p>Tam makama girecekken,</p>
<p>“Senin haddin değildir bu makama girmek,” dediler.</p>
<p>“Başım gözüm üstüne,” dedi.</p>
<p>Aşk makamının kapısına sırtını dayadı.</p>
<p>Bir seher vakti aşk merhamete geldi.</p>
<p>Aldılar onu makama.</p>
<p>Tir tir titreyen Civan,</p>
<p>Aşk makamına adımını atar atmaz</p>
<p>Gönlünde hoş bir sıcaklık hissetti.</p>
<p>Kendinden geçmişti.</p>
<p>“Kimsin?” dediler.</p>
<p>“Aşktan olanım.”</p>
<p>“Amacın nedir?”</p>
<p>“Aşktır.”</p>
<p>“Tevhide inanır mısın?”</p>
<p>“Dinim, imanım tevhittir,” dedi.</p>
<p>“Şu kapı senindir.</p>
<p>O kapıdan hiç ayrılma.”</p>
<p>“Aşk kapısının bekçisi oldum,” dedi o an.</p>
<p>Bir ses işitti:</p>
<p>“Bekçi değil, sahibisin.</p>
<p>Gir kapıdan içeri, artık orası senin yuvandır.”</p>
<p>Aşktan yanıp kül olan Civan,</p>
<p>Dilzara’sına kavuşur.</p>
<p>Civan, keçi kılından yapılmış şal û şepik giyer,</p>
<p>Dilzara, Cizre yöresine ait beyaz bir fistan.</p>
<p>Kırk gün, kırk gece düğün yapılır.</p>
<p>Dört yıl sonra Dilzara ölür,</p>
<p>Civan her akşam Dilzara'nın mezarında yatar. Ve bir gün Civan rüyasında Dilzara'yı görür, Dilzara der ki: "Civan, vakti gelmedi mi?"</p>
<p>Civan, dört yılı ibadetle geçirir,</p>
<p>Dört yılın sonunda Civan da ölür. Mevla’ya ulaşır. Aşkları, mecazi aşktan ilahi aşka dönüşür.</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[ŞAİRİN TANIKLIĞI]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/sairin-tanikligi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/sairin-tanikligi</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" length="49398" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:13:03 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Şair, dar ve karanlık sokaklarda yalnız başına dolaşırken soğuk ve sert rüzgârlara maruz kalır.</p>
<p>Sönüp yanan bozuk bir sokak lambasının altında tir tir titreyen evsiz bir adamın çaresiz hâlini görür. Şair’in yüreği buz keser; bir an içinde bulunduğu duruma şükreder. Yürümeye devam eder. Karşısına, korkudan yürüyemeyen gencecik bir kız çıkar. Sürekli arkasına baktığından önünü göremez genç kız. Şair içinden şöyle geçirir:</p>
<p>“Ey güzel kız, neden korktuğunu biliyorum ama benden korkma. Benden sana zarar gelmez. Sen de haklısın; böyle çürümüş bir toplumda insan kime güveneceğini bilemiyor.”</p>
<p>Şair çok yorulmuştur. Yakınındaki parkın bankına oturur. Karşısındaki bankta oturan genç bir çiftin konuşmalarına kulak misafiri olur. Erkek, heyecan ve sevinç içindedir; adeta bu anı iple çekmektedir. Kız ise ne olacağından habersizdir ve üşümektedir. Bunu fark eden genç, paltosunu genç kıza verir. Bu kez kendisi üşümeye başlar ama içindeki heyecan ve sevinç onu ısıtır.</p>
<p>Kız sabırsızlanır:</p>
<p>“Artık konuya girer misin? Geç gidersem eve, bizimkiler kızar.”</p>
<p>Genç erkek derin bir nefes alır; heyecandan ayakları titremektedir. Cesaretini bir anlığına toplayarak aşkını ilan eder. Sanki sırtından büyük bir yük kalkmıştır. Genç kız neye uğradığını şaşırır.</p>
<p>Şair, genç kızın bu teklifi kabul etmeyeceğini anlar. Genç delikanlının hayatının altüst oluşuna tanık olmak istemez; yoluna devam eder. Tekrar dar ve karanlık sokaklardan evinin yolunu tutar. Evinde çayın bittiğini hatırlar. O saatte açık olan bakkaldan kaçak çay alır ve evine girer.</p>
<p>Mutfağa geçer, çayı demler. Demlenmesini beklerken karanlık düşüncelere dalar. Çay buharının keskin kokusu, onu kapıldığı hayallerden uyandırır. Demlenen çayı büyük bir bardağa doldurur, salonun penceresinin önüne geçer. Şafak vaktine tanıklık eder. Çayını yudum yudum içerken, gece gördüklerini yazmaya çalışır. Yazamaz.</p>
<p>Nasıl yazacaktır? Evsiz adamın sorunlarını yazsa ne değişecektir; evsizlikten kurtulacak mıdır? Korkudan yürüyemeyen genç kızı yazsa, toplumun kadına bakış açısı değişecek midir? Kadınlar istedikleri saatte, korkmadan diledikleri gibi gezebilecek midir?</p>
<p>Peki ya kanı kaynayan o delikanlıyı yazsa, aşka olan umut yeniden yeşerecek midir?</p>
<p>Şair yazmaktan vazgeçer. Derin bir hüzne kapılır, yerinden kalkar, odasına geçer ve derin bir uykuya dalar.</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[ŞAİR GARİPLER DİYARINDA]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/sair-garipler-diyarinda</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/sair-garipler-diyarinda</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" length="49398" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:10:13 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Bir rüyada Garipler Diyarında dolaşan şair, kendini ve dünyayı sorgular. Sidar Sevimli, yalnızlığın aslında bir özgürlük olduğunu, rol yapmadan yaşamanın bedelini ve modern dünyanın sahte yüzlerini cesur bir dille anlatıyor. Rüyadan uyanınca gerçek sokaklar daha da karanlık görünür.</p>
<p>Şair, uykusunda hiç bilmediği bir garipler diyarında, yalnızlığın türküsünü okuyarak dolaşır.</p>
<p>Düşüncelere dalmıştır.</p>
<p>Bir gün mutlaka yıkılacak olan ama sanki hiç yıkılmayacakmış gibi yaşanan bu dünyayı insanların nasıl benimsediğini garipser. Bu diyarda karşısına çıkan zatları tanımaz. İçinden, “Bari burada yarenlerim olsaydı,” diye geçirir.</p>
<p>Gerçi bir kimsenin olması için anlayanın olması gerekir; hiç anlayanı olmamıştır ki.</p>
<p>“Bırakalım kimse tanımasın beni,” der.</p>
<p>“Onların varlığıyla var olmadım ki, yokluklarıyla yok olayım.”</p>
<p>En etkili mutluluk ilacı eczanede bulunmaz.</p>
<p>İçkilerde de bulunmaz.</p>
<p>Yalnızlıkta ve ıssızlıkta bulunur.</p>
<p>Bu yalnızlık seni dertten, gamdan, sızıdan korur.</p>
<p>Hain insanlardan korur.</p>
<p>Onlar için her şeyi yaptığın hâlde, yanında dağ gibi durmayan; karşında nankör kesilenlerden uzak durmanı sağlar.</p>
<p>Bunları düşüne düşüne uzun bir yol gider, farkına varmadan.</p>
<p>Birden durur ve “Ben kimim?” diye kara kara düşünür.</p>
<p>Varlığını anlamlandırmaya çalışırken ağzından şu sözler dökülür:</p>
<p>“Ben şairim.</p>
<p>Tozdan, kirden, çamurdan yaratılmışım.</p>
<p>Herkes gibi yaratılış amacına hizmet etmeye söz vermişim.</p>
<p>O amaca göre yürüdüğümü sanırken,</p>
<p>Çoğu zaman yanlış yollara sapmışım.</p>
<p>Kocaman bir kalabalığın içinde yalnız gezmişim.</p>
<p>Herkese uzak, bir o kadar yakın durmuşum.</p>
<p>Yaşadığımı sanırdım,</p>
<p>Meğer yıllarım boşa akıp geçmiş.</p>
<p>Geçip giden boş yıllara sövdüm,</p>
<p>Ama ne gelir elden?</p>
<p>Giden gitmiş, elde ne kalır ki?</p>
<p>Yanlış yollarda dolaşırken yaptığım hataların</p>
<p>Şimdi bütün suçunu şeytana mı yükleyeyim?</p>
<p>Hiç kusurum yokmuş gibi rol mü yapayım?</p>
<p>Her haltı yiyip ‘Kalbim temiz’ mi diyeyim?</p>
<p>Yanlışlarıma, günahlarıma kılıf mı uydurayım?</p>
<p>Herkes gibi mi olayım?</p>
<p>Kendimi kocaman bir yalnızlığa mahkûm bıraktım.</p>
<p>Çünkü kendim olmayı tercih ettim.</p>
<p>Rol yapmadım.</p>
<p>Çok yüzlü olmadım.</p>
<p>Dünyanın kendi etrafında döndüğünü sananlara boyun eğmedim.</p>
<p>Onların aslında ‘hiç’ olduklarını yüzlerine söyledim.”</p>
<p>Birden gözleri açılır.</p>
<p>Meğer hepsi rüyaymış.</p>
<p>Yatağından kalkar, hazırlanır.</p>
<p>Tekrar dar ve karanlık sokaklara çıkar;</p>
<p>Usul usul yürümeye başlar.</p>
<p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[UYKUDA BAŞLAYAN YOL]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/uykuda-baslayan-yol</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/uykuda-baslayan-yol</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" length="49398" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:08:56 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Şair, İstanbul’un dar ve karanlık sokaklarında gezinirken bir an Melayê Cizîrî’nin İro Ji Derba Xencere (Bugün Hançer Darbesinden) adlı şiiri aklına gelir. Nereden geldiğini bilmez; fakat yüreğine bir kor düşer. Birden o şiirin mısraları ağzından dökülür:</p>
<p>İro ji derba xencerê lazim bi êşan î mella<br>Teşbîhê zulfa dîlberê zanim perîşan î mella<br>Zanim perîşan î ji dil bê hed bi êşan î ji dil<br>Teşbîhê burayan î ji dil billeh ne insan î mella<br>Billeh çi teb et adem î yekser dibe yek alem î<br>Deryayê qaf û qulzem î yan çerxê gerdan î mella<br>Ya reb çi wê mihnet kêş î ser ta qedem têk atêş î<br>Mecruhê qewsê tuzreş î lew dil bi peykan î mella<br>Zanim ji eşqê dojeh î behrek ji narê asih î<br>İro li mahê xergeh î teşbîhê seywan î mella<br>Ev sîneya wek nay û ney pur lê kişandin dax û key<br>Hê dil bi naehlan didey ya reb çi nadan î mella</p>
<p>Ve ardından Türkçesi dökülür dudaklarından:</p>
<p>“Hançer darbesinden canın yanmış olmalı bugün, ey imam.<br>Yârin dağılmış zülüfleri gibi perişansın, biliyorum ey imam.<br>Biliyorum, gerçekten perişansın; yürekten, sınırsız acılar içindesin.<br>Gerçekten büryan gibi yanmışsın; billahi insan değilsin ey imam.<br>Ne biçim bir insansın ama açık söylüyorum: Sen bir dünyasın.<br>Sen kızıl bir okyanussun, çok acılar çekmiş feleğin çarkısın ey imam.<br>Allah’ım, ne kadar perişansın; baştan ayağa ateşler içindesin.<br>Yüreğin, kara kaşlardan gelen oklardan yaralıdır ey imam.<br>Biliyorum, yârin aşkından aseh ağacının hiç sönmeyen ateşinin cehennemindesin.<br>Bugün, dilberin dolunay gibi olan yüzünün etrafına şemsiye açmış, çadır kurmuşsun.<br>Nay ve ney gibi inleyen bu yüreğin çok dağlandı.<br>Sen hâlâ ehil olmayanlara gönül verirsin; Allah’ım ne kadar cahilsin sen ey imam.”</p>
<p>Yüreğindeki kor öyle alevlenir ki, yağmurlu bir havada susuzluğu yüreğine kadar hisseder. Ne yapacağını bilmez; gözyaşları dökülür. Aklına vefasızlığı gelir. Yıllar boyunca memleketi Cizre’ye gitmemiş, Mela’ya uğramamıştır. Eskiden Mela’nın divanını elinden düşürmeyen şair, Mela’sını unutmuştur. Ailesine yaptığı vefasızlık da hüznüne hüzün katar.</p>
<p>“Koşmam lazım, yetişmem lazım yola,” diyerek evine kaçar. Hazırlanır, arabasına biner ve Cizre’ye doğru yola çıkar. Radyoyu açar; radyoda Âşık Selimê Cizîrî’nin Mem û Zîn parçası çalmaktadır. Birden çocukluğu gelir aklına. Babaannesinin ona Mela’nın Şox û Senge (Cilvelim ve Nazlım) okuduğu kış geceleri düşer zihnine. Gözlerinden yaşlar süzülür:<br>“Ben ne ara bu kadar vefasız, yüreksiz oldum?” der.</p>
<p>On altı saat yolda geçer. Aklına, gönlüne, her zerresine mutlu olduğu anılar dolar. Çok sevdiği Cizre’siz nasıl bu kadar dayandığını düşünür. Nihayet Cizre’ye giriş yapar. İlk durağı Hz. Nuh’un türbesi olur. Oradan Mela’sına koşar. Evine, yuvasına gitmeden önce Mem û Zîn türbelerine uğrar; ardından Cizre Asri Mezarlığı’nda sevdiklerinin kabirlerini ziyaret eder.</p>
<p>Tüm vefat edenlere Fatiha okur ve evine gider. Onu gören ev ahalisi mutlu bir şaşkınlıkla sarılır; hasret giderirler. “Uzun yoldan geldin, biraz dinlen,” derler. Odasına çekilir. Mela’nın divanı gözüne ilişir. Divanı alır, perdeyi aralar; Kırmızı Medrese’ye bakar. Şiirler okur. Okudukça yüreği daha da yanar ve ağzından şu sözler dökülür:</p>
<p>“Melayê Cizîrî’nin divanıyım,<br>Mela’nın komşusuyum,<br>Seyda’nın aşk kalemiyim.”</p>
<p>Sonra divanı yanı başındaki komodinin üzerine koyar, yatağa uzanır ve derin, upuzun bir uykuya dalar…</p>
<p>Uykusunda şiir okuduğunu görür. Okuduğu şiir Cizre akşamlarını sarar düşlerine:<br>Cudi’ye vardıkça uzar hasret gölgeleri.<br>Âşıklar ağlar Mem ile Zin gibi,<br>Kandil misali yanar gönüllerin yürekleri.</p>
<p>Kırmızı Medrese’nin kubbesinde yankılanan<br>Melayê Cizîrî’nin dizeleri, yaralı gönüllere merhem olur.<br>Biz aşkı Mela’dan öğrendik;<br>Bak, Mela ne demiş:</p>
<p>“Bülbüllerin gözü yüz gülde iken,<br>Yüz gülü daha seyreder.<br>Gül yanaklıların bağında<br>Bana nar çiçeği renginde<br>Bir gül yeter…”</p>
<p>Dicle suları alıp götürür aşkı;<br>Cizre surlarında izleriz giden sevdayı.<br>Birden tufan kopar,<br>Babamız Nuh’un gemisiyle;<br>Kaçıp giden aşkı bulmak için ineriz deryalara.</p>
<p>Ve birden uyanır.<br>Aslında hiç Cizre’ye gitmemiştir.<br>Hâlâ İstanbul’daki evindedir.<br>Hızlı hızlı hazırlanır<br>ve bu kez gerçekten yola çıkar:<br>Cizre’ye…</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[KÜLLERDEN SONRAKİ PAZARTESİ]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/kullerden-sonraki-pazartesi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/kullerden-sonraki-pazartesi</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" length="49398" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/assets/media/default-post.svg" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:07:49 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Yıllardan 1999, aylardan Şubat... Bir Pazar günü yine şair, gözlerini dünyaya açmıştı. Sanki yine "bu rezillik tiyatrosuna uyandım" der gibiydi. Yavaş yavaş unuttuğu her şey aklına gelir, döner bakar arkasına: Bugüne dek yaşadığı her şeyin sorumlusu ve suçlusu kendisiymiş gibi, her şey onun üzerine bırakılıp diğerleri yaşamaya karışmış sanki... Peki, hiç mi diğerlerinin suçu, günahı yoktu? Sözünü tutmayanların, her defasında yarı yolda bırakanların gerçi bir gram vicdanları olsaydı, "Ben bunları mı yaşardım?" dedi. Ve bugün her şeye elveda; artık bambaşka biri olacaktı. Çünkü yarın Pazartesi; yeni bir haftanın başlangıcı, belki de yeni bir ömrün başlangıcı olur, kim bilir...</p>
<p>Derken eskiye ait olan her şeyi yakıp yıkıp kül etti; külleri pencereden savurdu. Küller bir tarafa uçuşur, geride hiçbir şey kalmaz. Şair, evini hep isteyen o emlakçıya satar ve başka bir semte taşınır. Aynı gün içerisinde her şeyi yapar; çünkü Pazartesi’nin bambaşka bir ömür yaşamasına sebep olacağına inanır. Didinir ve her şey tıkırında işler. Yeni evinin tüm eksiklerini tamamladığında saatin 12 olmasına yarım saat kalmıştır. Şair koşar, yatağına girer, uyur. Hayatında uzun zamandır bu kadar erken ve huzurlu yatmamıştır.</p>
<p>Hiçbir şey düşünmeden uyurken birden ezanın sesiyle uyanır. Direkmen yataktan fırlar, hazırlanır, abdest alıp camiye yetişir. Cemaatle namaz kılar; namazdan sonra saatlerce dua eder. "Ekmek teknesi" denilen bir fırından sımsıcak pideler alır; şairlere layık bir kahvaltı hazırlar kendine. Doya doya kahvaltısını yaptıktan sonra kitap okumaya başlar. O sırada aklına bir şiir düşer, yazmaya başlar. Anlar ki; kaçtığı gerçeklerle en başından yüzleşseydi, en başında mutlu olacaktı. Ama şair bunu ne kadar geç yapmış olsa da ne şairliğinden ne de insanlığından bir şey kaybetmişti. Peki ya şaire bunları yaşatanlar neyi kaybetmişti? Başta insanlıklarını...</p>
<p>En önemlisi de; şair gibi artık kimsenin onlara değer vermeyeceği, öyle biriyle bir daha karşılaşmayacakları gerçeğiydi. Günü geldiğinde hepsi şairi tekrar arayacaklardı ama şair çoktan mutlu olacağı bir şiire başlamış olacaktı. Nereden biliyoruz? Belki de o şiiri yazacak "ilham perisini" bekliyordur ve bulduğunda yazacaktır. Hatta belki bir gün o şiiri okuma şansımız da olabilir. Önemli olan, kendimizden bir şey kaybetmemektir. Kendini kaybetmeyen kazanır; zira sen, "sen" olmadıkça kazanmanın pek bir önemi yoktur.</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[KEDİLERİN ÇOBANI]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/kedilerin-cobani</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/kedilerin-cobani</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202604/image_870x580_69dfe17dc7f0a.webp" length="27758" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202604/image_870x580_69dfe17dc7f0a.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 22:03:52 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[Sidar Sevimli]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar yıllar öncesinde Cizre’de pırıl pırıl bir çocuk varmış. Hayalperestmiş; sürekli hayal kurar, resimler çizer, dedesinden masallar, destanlar, şarkılar, türküler dinlermiş. Nenesinden Melaye Cizîrî’nin şiirlerini dinlemeyi ise ayrı bir sevdayla severmiş. Nenesinin dizinin dibinde oturur, onunla uzun uzun muhabbet edermiş. Nenesi bilgin bir kadınmış; edebiyatı, tarihi, coğrafyayı sanki yaşamış gibi anlatırmış. Torunu hayretler içinde dinler, her kelimeyi kalbine kazırmış.</p>
<p>Dedesi o daha dört yaşındayken bu dünyadan göçmüş. Bu yüzden dedesini, geriye kalan ses kayıtlarından tanımış. O kayıtları dinlediğinde, sanki zaman geriye sarar, o ses evin içinde yeniden yankılanırmış. Dedesi Cizre’de meşhur bir dengbêjmiş; sesiyle dağları susturan, sözüyle yürekleri titreten bir anlatıcıymış. Çocuk, kelimelere olan sevdasını belki de o seste bulmuş.</p>
<p>Çok meraklıymış; her şeyi araştırır, öğrenmek için durmadan sorular sorarmış. Bazen öyle sorular sorarmış ki büyükler bile şaşırır kalırmış. “Tek gerçek dostlarım kitaplarımdır,” dermiş; kitapların arasında kendine gizli dünyalar kurar, sayfaların arasında kaybolurmuş. Ama oyun oynamayı da çok severmiş. Sokaklarda koşturur, bazen dizlerini yarar, bazen üstünü başını kirletirmiş. Zaten yaramazlıklarıyla meşhurmuş; yaptığı her haylazlıkla ününe ün katarmış. Mahallede onu tanımayan yokmuş.</p>
<p>Ve yaşadığı mahallede ona bir lakap takmışlar: “Kedilerin Çobanı.” Kedileri çok severmiş. Sanki kediler de onu severmiş; peşinden ayrılmaz, sesini duyunca yanına koşarlarmış. Hatta küçükken bir gece yarısı evden çıkmış; evlerinin bahçesinde bir duvarın dibinde kedileri severken uyuya kalmış. Annesi fark edince deliye dönmüş, bütün aile aramaya çıkmış; sokak sokak dolaşmışlar. Onu bahçede, kedilerin arasında mışıl mışıl uyurken bulmuşlar.</p>
<p>Kedilerin peşinden çok koşarmış ama annesi kedilerden çok korkarmış. Bir gün eve bir kedi götürmüş; annesi korkudan bayılmış. Ev halkı ne yapacağını şaşırmış ama ne yapmışlarsa onu kedi sevgisinden vazgeçirememişler. Hep kedilerin arkasından koşmuş, duvarlara tırmanmış; hatta düşmüş de, dizleri kanamış… Ama içindeki o sevgi hiç tükenmemiş. Çünkü o, sevdiği şeylere yarım kalmayı bilmezmiş. Sevdiği her şey için can atarmış; kediler, kitaplar, hayaller…</p>
<p>O çocuk büyümüş. O çocuk artık bir şair. Şimdilerde şiirler yazıyor; kelimelerle kendi dünyasını kuruyor. Hâlâ sevdiği her şey için can atıyor. Sevgisi tükenmiyor; ne kedilere ne de hayatta sevdiği şeylere… İçindeki merak hâlâ capcanlı, içindeki çocuk hâlâ hayal kuruyor.</p>
<p>Ama çok da uzun zaman olmadan önce nenesini kaybetmiş. İşte o gün, kelimelerin yarısı susmuş gibi olmuş. Artık kimse ona şiirleri o yumuşak ses tonuyla okumuyormuş. Şimdi geceleri eline kitabı alıp Melaye Cizîrî’yi tek başına okuyormuş. Her mısrada nenesinin sesini arar, bazı kelimelerde durur, gözleri dalarmış. Sanki dizinin dibinde oturduğu günlere dönmek ister gibi, satırların arasına hatıralarını saklarmış.</p>
<p>Belki de bu yüzden şair olmuş. Çünkü bazı insanlar sevdiklerini kaybettikten sonra susar; o ise yazmış. Ve şimdi her şiirinde biraz nenesi, biraz dedesi, biraz da o kedilerin arasında uyuyakalan çocuk var. Hayalleri ise hâlâ dipdiri.</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                </channel>
</rss>