<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

    <channel>
        <title><![CDATA[agathanaz]]></title>
        <link>https://blogya.tr/rss-feeds/feed/author/agathanaz</link>
        <description><![CDATA[Blogya - agathanaz]]></description>
        <atom:link href="https://blogya.tr/rss-feeds/feed/author/agathanaz" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        
                    <dc:rights><![CDATA[© blogya.tr]]></dc:rights>
        
                        <item>
                    <title><![CDATA[Bir Fincan Zaman]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/bir-fincan-zaman</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/bir-fincan-zaman</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:31:07 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><span>Bazen bir fincanın buğusunda kaybolur insan. Elimde duran porselen kupaya bakıyorum; kenarındaki ince çatlaklar bile sanki birer hikâye anlatıyor. Bu kahve sadece kahve değil, zamanın damıtılmış hâli gibi...</span><br><br><span>İlk yudumla birlikte odanın sessizliği ağırlaşıyor. Bir melodi çalıyor uzakta, belki bir kuşun kanat sesinden, belki de rüzgârın bir pencere kenarına fısıldayışından. Gözlerimi kapıyorum; kahvenin sıcaklığı, avuçlarımda bir yuva gibi.</span><br><br><span>Dışarıda yağmur başlamış. İnce ince düşen damlalar, kaldırımların taşlarına saydam desenler işliyor. Her biri ayrı bir ritim tutturmuş, doğanın piyanisti gibi. Camın buğusuna usulca dokunuyorum; parmak izim bir anlığına orada beliriyor, sonra silinip gidiyor.</span><br><br><span>Ve düşünüyorum... Zaman da böyle değil mi? Bir an belirip varlığını hissettiriyor, sonra yok oluyor. Geriye sadece izler kalıyor: bir bakış, bir dokunuş, bir koku.</span><br><br><span>Bu fincan kahve bitene kadar her şey duruyor. Dünya, kahvenin sıcaklığında dinleniyor. O anı tutmaya çalışıyorum ama nafile. Zaman, bir fincanın içinden süzülüp gidiyor.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Renklerin Sesi]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/renklerin-sesi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/renklerin-sesi</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:30:57 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><span>Gözlerimi kapatıyorum. Dünya, bir fırçanın ucunda eriyip tuvale yayılıyor. Renkler suskun; ah, o sessizlik... Mavi bir huzur doluyor içime, tıpkı sabah serinliğinde dalgaların usulca kıyıyı okşaması gibi.</span><br><br><span>Toprak kokusunu duyuyorum. Bir yağmur öncesi bekleyişin sabırlı nefesleriyle yoğrulmuş... Havada asılı duran kahverengi bir dinginlik. Gökyüzü gri bir perdeyle sarınmış, ama o grilik bile umut taşıyor, sanki birazdan açacakmış gibi.</span><br><br><span>Ellerimde bir fincan kahve... Dumanı nazlı nazlı göğe süzülürken sıcacık bir an dokunuyor yüzüme. Kahverenginin bir başka tonu, sıcak bir sarılış gibi.</span><br><br><span>Ve sonra bir çiçek düşüyor aklıma: beyaz bir papatya. Sessizce var oluyor. Ne bağırıyor ne de acele ediyor. Sadece orada, varoluşun şiirinde...</span><br><br><span>Bazı günler böyle işte; dünya çok konuşmaz ama her şeyi anlatır. Bir renkle, bir kokuyla, bir dokunuşla... Sessizlik, belki de duyabileceğimiz en güzel melodidir.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Rüzgarın Fısıltısı]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/ruzgarin-fisiltisi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/ruzgarin-fisiltisi</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:30:36 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><span>Bazı akşamlar, rüzgârın dokunuşunda bir şeyler saklıdır. Usulca yüzüme çarparken, adını koyamadığım bir hikâye anlatır. Belki bir dağın yamacından, belki de uzak bir deniz kıyısından kopup gelmiştir. Bilmiyorum. Ama her nefesiyle bir hatıra bırakır üzerimde.</span><br><br><span>Gökyüzü turuncuya çalan bir mavi... Güneş, ufka veda ederken son ışıklarını döküyor toprağa. Ağaçların dalları hafifçe sallanıyor; her yaprak bir şarkı söylüyor. Duyuyorum, ama kelimeler yok. Sadece his var.</span><br><br><span>Toprak serin, çıplak ayaklarımda bir yuva gibi. Yavaşça yürürken zaman anlamını kaybediyor. Adımlarım beni bir çocukluğa götürüyor, uzakta kalmış bir anıya. Bahçedeki salıncakta rüzgârla yarıştığım o akşamları anımsıyorum. Havada yasemin kokusu, yıldızlar henüz belirgin değil ama orada olduklarını biliyorum.</span><br><br><span>Rüzgâr bir kez daha yüzüme dokunuyor. Bu sefer biraz daha cesur, biraz daha serin... Sanki "unutma," diyor. "Hayatın en saf hali burada, işte tam bu anda."</span><br><br><span>Ve ben duruyorum. Tüm evren, bu fısıltının içinde eriyor.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Gölgeler ve Işık]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/goelgeler-ve-isik</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/goelgeler-ve-isik</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:29:50 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<div class="xt0psk2">
<h1 class="_ap3a _aaco _aacu _aacx _aad7 _aade" dir="auto">Gün batımının son ışıkları odaya doluyor. Perdenin arasından sızan altın rengi çizgiler, duvarlara uzun gölgeler bırakıyor. Gölgeler... sessizce var olan, ama hep ışığa bağlı kalan o sessiz dostlar.<br><br>Elimde eski bir defter var, sayfaları sararmış. Zamanın elleri buraya da dokunmuş. Parmaklarım sayfalar arasında gezinirken, yazılmamış boş satırlara takılıyor gözlerim. Yazılmamış olanın ağırlığı, yazılmış olandan hep daha fazladır sanki.<br><br>Dışarıda bir yaprak hışırdıyor. Rüzgâr, az önce burada olan bir hikâyeyi fısıldıyor bana. Kim bilir, belki bir serçe geçti dalların arasından ya da düşen bir yaprak başka bir yolculuğa başladı. Her hışırtı bir ayrılığın habercisi gibi geliyor kulağıma.<br><br>Ve sonra bir ışık daha beliriyor odada; bu sefer bir mumun alevi. Titrek, narin, ama güçlü. Küçücük bir kıvılcım, bir odanın karanlığını hafifletmeye yetiyor. Gözlerimi aleve dikiyorum. Göz kırpıyor gibi, konuşuyor gibi... "Her şeyin bir zamanı var," diyor. "Gölgeler de ışık da birbirine dokunmadan var olamaz."<br><br>İşte bu yüzden, diyorum kendime, hayat da böyle. Karanlık ve aydınlık, el ele tutuşmuş, birlikte bir bütün oluyor. Gölgeler, ışığın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.<br><br>Mumun alevi son kez titriyor. Bir nefeslik bir an... Ve sonra oda yine kendi sessizliğine kavuşuyor.</h1>
</div>
<div class="x9f619 xjbqb8w x78zum5 x168nmei x13lgxp2 x5pf9jr xo71vjh x1xmf6yo x12nagc x1n2onr6 x1plvlek xryxfnj x1c4vz4f x2lah0s xdt5ytf xqjyukv x1qjc9v5 x1oa3qoh x1nhvcw1"></div>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Taş ve Su]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/tas-ve-su</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/tas-ve-su</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:29:12 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><span>Bir dere kenarındayım. Su, ince bir şarkı mırıldanarak akıyor. Taşların üzerinden sıyrılıyor, yosunlara hafifçe dokunuyor, sonra yeniden yoluna devam ediyor. Bir an durup bakıyorum; suyun ve taşın birbiriyle dansına hayran kalıyorum.</span><br><br><span>Taşlar, yılların yükünü taşıyor. Her biri başka bir hikâye anlatıyor; kimisi sert ve köşeli, kimisi zamanın sabırlı elleriyle yumuşatılmış, pürüzsüz bir sessizlikte. Ama hepsi orada, sabit ve sabırlı.</span><br><br><span>Su ise taşların tam tersi... Kıpır kıpır, bir an bile durmuyor. Sonsuz bir hareket, hiç bitmeyen bir yolculuk. Bazen taşlara çarpıyor, bazen eğilip onları kucaklıyor. Ama hep ilerliyor, hep akıyor.</span><br><br><span>Ve düşünüyorum: Hayat da böyle değil mi? Taşlar, alışkanlıklarımız, sabrımız, geçmişimiz. Su ise hayallerimiz, arzularımız, durmaksızın değişen yanımız. Birbirlerini tüketmeden, birbirlerine tutunarak var oluyorlar.</span><br><br><span>Bir taş alıyorum elime. Soğuk ve ağır. Ama nedense huzur veriyor. Suya atıyorum, dalgalar halkalanıyor. O halkalar, derinlere yayılan bir fısıltı gibi. Sanki su, bana bir şey söylüyor: "Her şey geçer, ama iz bırakır."</span><br><br><span>Bir süre daha dereyi izliyorum. Su akıyor, taşlar kalıyor. Ama ikisi de birbirini hiç bırakmıyor. Ve ben, bu uyumun içinde kayboluyorum.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Sessiz Bir Sabahın Hikâyesi]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/sessiz-bir-sabahin-hikayesi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/sessiz-bir-sabahin-hikayesi</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" length="42934" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_679895191c3ad.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 08:28:19 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><span>Sabahın en erken saatlerinde uyanıyorum. Dünya henüz kendine gelmemiş, sessizlik ince bir örtü gibi her yere serilmiş. Gözlerim pencereye takılıyor; camda biriken buğu, dışarıdaki soğuğun bir hatırlatıcısı. Parmağımla buğuya bir çizgi çekiyorum, sanki dünyaya bir kapı açar gibi.</span><br><br><span>Gökyüzü griye yakın soluk bir mavi. Uzakta birkaç kuş, kanat çırpmadan süzülüyor. Rüzgâr yok, ağaçlar hareketsiz. Her şey o kadar durgun ki, sanki dünya nefesini tutmuş, bir şey bekliyor.</span><br><br><span>Mutfağa geçiyorum. Bir fincan çay demliyorum. Çayın sıcaklığı ellerimde, göğsümde bir huzur gibi dolaşıyor. Pencereden dışarı bakıyorum; bir kedi, kaldırımların köşesinde sessizce yürüyor. Adımları ne kadar narin, ne kadar dikkatli... Sanki her basışında taşların hatıralarına dokunuyor.</span><br><br><span>İlk ışıklar dünyayı yavaşça kucaklamaya başlıyor. Gökyüzü pembeye çalıyor, ardından turuncuya... Gözlerimi bu renklere dikip düşünüyorum: Bu geçiş ne kadar yavaş ve doğal. Hayat da böyle olmalı, değil mi? Her şey kendi hızında, telaşa kapılmadan...</span><br><br><span>Sabah sessizliğinin içinde bir huzur buluyorum. Sanki dünya, uyanmadan önce bize bir sır fısıldıyor: "Dur, hisset ve sadece var ol." Bu anı tutmaya çalışıyorum, ama zaman parmaklarımın arasından süzülüyor. Belki de onu güzel kılan da bu.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Çocukluk Anıları]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/cocukluk-anilari</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/cocukluk-anilari</guid>

                    <description><![CDATA[]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_67865b3e5a00d.webp" length="11978" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_67865b3e5a00d.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 14 Jan 2025 12:40:48 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p>Çocukken, evin mutfağında annemin yemek yaptığı zamanlar, sanki dünya başka bir hızda dönerdi. O küçük, sıcak mutfak, bazen sadece yemek pişen bir alan değil, zamanın durduğu bir yer gibi gelirdi bana. Duvardaki eski halı, duvarın renginden bile eskiydi ama o mutfağın kokusu her zaman taze kalıyordu. Akşamüstü, güneşin solmuş ışıkları odaya sızarken, annemin mutfakta uğraşırken çıkardığı sesler bir melodi gibi kulaklarımda çınlardı. Tencerenin kapağını kaldırdığında yayılan mis gibi yemek kokusu, etrafı sarmadan önce bir saniyeliğine hava da bir an için derin bir nefes alır gibi dururdu. O anları hatırladıkça, burnumda hep aynı koku belirir: Soğan, sarımsak, taze ekmek ve hafifçe yakmış tereyağı kokusu… O kokular, küçük bir çocuğun en güvenli dünyasına açılan kapılardı.</p>
<p>Mutfakta annem yemek yaparken, genellikle ben de orada bir köşeye kıvrılıp ona yardım etmeye çalışırdım. Bazen doğru dürüst karıştırmayı bile beceremezdim, ama annem beni hep mutlu ederdi, “Yavaş ol, ama yardımcı olman önemli,” derdi. O sözlerin ardında bir sıcaklık vardı, bir sevgi vardı. Mutfakta geçirdiğimiz saatlerde dünyanın en huzurlu insanı olurdum, çünkü annemin her hareketi bana güven verirdi. Yemekler pişerken o minik odaya yayılan kokular, bir zaman tüneli gibi sarmalar, her yudum aldıkça ben de büyürdüm. Hemen hemen her gün o sıcaklığın içinde kaybolurdum.</p>
<p>Bir gün, annemin mutfakta yaptığı bir yemek sırasında, o zamanki eski tahta masa üzerinde, yan yana koyduğum eski bir fotoğraf albümünü bulmuştum. Arasında eski, sararmış sayfalarda bir fotoğraf vardı; annem gençken, mutfakta yemek yaparken çekilmiş bir kare. O fotoğrafta, annem mutfak masasının etrafında duruyor, gülümsemiş. O anı hatırladım ve gözlerim doldu. Bir zamanlar onun da çocuk olduğunu, benim gibi mutfakta koşuşturduğunu düşündüm. O fotoğraf, annemin gençliğine dair bana anlatmadığı bir hikâyeydi. İçimde bir sıcaklık, bir huzur vardı. Hem geçmiş hem de şimdiki zaman birbirine karışmıştı, sanki annemin mutfaktaki o anları hala yaşıyorduk.</p>
<p>Bir köşede, eski bir defterin sayfasında el yazısıyla yazılmış bir not bulmuştum: "Bugün kek yapmak için kolları sıvadım, ama seninle daha güzel olur." Annem yazmıştı. O cümleyi okuduğumda, her şey çok daha derin bir anlam kazandı. Sadece yemekler, kokular, sıcaklık değil, o küçük anlar da bana bir ömür boyu yeterdi. Mutfağın sıcaklığı, annemin sıcak gülümsemesi, o eski defterin yazılı satırları; hepsi birbirine bağlıydı, hepsi o güvenli dünyada bir arada buluşuyordu.</p>
<p>O eski mutfak, sadece yemeklerin piştiği bir yer değil, bana her şeyin en güzelinin, en güvenlisinin, en sıcak olanının öğretilen bir yerdi. Bir yudum çayın kokusu, bir parça ekmeğin üzerine sürülen tereyağının sesi, annemin bana anlattığı eski hikâyeler, hepsi birbirini tamamlayan anılar haline geldi. Şimdi o mutfağa girdiğimde, sanki yıllar geçmiş olsa da, hala o eski sıcaklık, o güvenli hisleri hissedebiliyorum. Annemin o eski mutfak anılarını, her geçen gün bir adım daha yaklaşıp onun o mutfağında, o zamanlarda, ben de bir çocuk oluyorum.</p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Kayıp Yankılar V. Bölüm]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda-v-boelum</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda-v-boelum</guid>

                    <description><![CDATA[Artık ne onu arıyordum, ne de kendimi. Çünkü aramak, bazen bitmek bilmeyen bir yoldur.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" length="41402" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Sat, 11 Jan 2025 00:00:00 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b>Bir sabah, güneş doğarken dışarı çıktım.</b><br>İstanbul yeni uyanıyordu. Sokaklar bomboştu, martıların sesleri bile yorgundu. Vapur iskelesine doğru yürüdüm. Kadıköy’den gelen ilk vapur, iskeleye yanaşırken bir an durup kalbimin atışını dinledim. O sabah, bir şeyler değişmişti. Onu aramaktan vazgeçmiştim belki de. Bu sefer yüzünü değil, kendi içimdeki o boşluğu arıyordum. Çünkü anladım ki, insan birini unutmaya çalışırken aslında kendi unutulmuş yanlarıyla yüzleşiyor.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Vapurdan inen kalabalığı izledim.</b><br>Onca yüzün arasından bir an, onu görecekmişim gibi geldi. Ama yoktu. Ya da belki vardı, kim bilir? Bazen biri, hiç fark etmeden yanından geçer ve hayatının tam ortasından çıkar gider. O an, zihnimde yankılanan bir cümle vardı: “Onu tanıdığım kadar, kendimi tanımayı öğreniyorum.” Çünkü o vapurda gördüğüm yüz, bende başka bir kapıyı açmıştı. Bu şehirde aradığım şey o değildi. Kendi hikayemdi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Kendime bir çay aldım, iskelede oturdum.</b><br>Çaydan bir yudum aldım, bu sefer tadını hissettim. Hayat bazen küçük bir çay bardağında çözülür, anladım. Belki onu bir daha görmeyecektim. Belki hiç tanıyamayacaktım. Ama bu şehirde, onunla ilgili hatırladığım her şey, benim hikayemin bir parçasıydı. İnsan birini unutmaktan korkar. Ama asıl korku, kendi hislerini kaybetmektir. O an, vapurdan inen yüzlere baktım. Herkesin bir hikayesi vardı. Ve ben kendi hikayemi tamamlamak zorundaydım.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>İstanbul sessizdi, ama ben de artık susuyordum.</b><br>Bu suskunluk bir kabullenişti. Onu kaybetmek değil, hiç bulamamış olmak canımı yakmıştı. Ama yine de mutluydum. Çünkü kaybolduğum sokaklar, beni kendime geri getirmişti. Moda’nın banklarından Galata’nın taşlarına, her yerde kendi izimi bulmuştum. Belki de İstanbul’un bana anlatmak istediği buydu. İnsan birini ararken, asıl kendini bulur. Ve o kişi bir anıdan öteye geçemezse, onun hikayesi bizimkine karışır, ama asla tamamlanmaz.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Vapur düdüğünü çaldı, yolcular bindi.</b><br>Ben iskelede kaldım. O vapur gitti. Ama bu kez arkasından bakmadım. İstanbul’un dalgaları, martıları ve rüzgarı bir kez daha tanıklık ediyordu. Bu şehir bana bir yüz gösterdi, sonra onu benden aldı. Ama bu yüz bana kendimi tanımayı öğretti. İnsan bazen kaybetmek için bulur. Ve bazen bulduğu şey, sadece kendi yalnızlığıdır. Çayımın son yudumunu içtim. Ayağa kalktım. Artık ne onu arıyordum, ne de kendimi. Çünkü aramak, bazen bitmek bilmeyen bir yoldur. Ve ben bu yolu yürümüştüm.<o:p></o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Kayıp Yankılar IV. Bölüm]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda-iv-boelum</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda-iv-boelum</guid>

                    <description><![CDATA[İnsan bazen bir şeylerin sesinde ya da kokusunda birini bulur. Belki de İstanbul’un bu sokaklarında dolaşmamın sebebi, aradığım kişinin aslında kendimden bir parça olduğunu anlamaktı.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" length="41402" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Fri, 10 Jan 2025 00:00:00 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b>O gün Galata Kulesi’ne kadar yürüdüm.</b><br>Adımlarım beni nereye götürürse oraya gitmeye karar vermiştim. Moda’nın rüzgarı peşimi bırakmamış, aklımdaki o yüz ise tam karşıma geçmişti. Galata’nın taş sokaklarında, kalabalığın arasında kimse kimseyi görmez. İnsanlar yanından geçer, çantalarına ya da telefonlarına bakar. Ama o an, her gördüğüm simada onun gözlerini aradım. Bu arayış beni çaresiz bırakıyor, ama aynı zamanda ayakta tutuyordu. Çünkü birini kaybetmekle hiç bulamamış olmak arasındaki fark, seni diri tutan o ince sızıydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Bir kahveciye girdim.</b><br>Ufak bir masa, soğuk bir cam kenarı... Kendime bir kahve söyledim, ama içemedim. İnsan bazen bir fincan kahvede bile geçmişi arar. O kahvede onun varlığını bulmak istedim. "Acaba bu masada oturmuş olabilir mi?" diye düşündüm. Bir insanı hiç tanımadan, onun her yere iz bırakabileceğine inanmak ne garipti. O kahveci, İstanbul’un sıradan bir köşesi olabilirdi. Ama o sıradanlıkta bile onun yokluğunu hissediyordum.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Dışarı çıkınca yağmur başladı.</b><br>İstanbul’un yağmurları, her şeyi silip süpürür. Ama benim içimdeki o ağır sis, yağmurla dağılmıyordu. Yağmur damlaları yüzüme vururken, kalbimde başka bir ağırlık taşıyordum. O yüzü bir daha göremeyecek olsam bile, bu şehirde onun izlerini aramaktan vazgeçemeyeceğimi biliyordum. İnsan neden bu kadar direnirdi bir hatıraya? Galata Kulesi’nin gölgesinde durup bir kez daha düşündüm: Belki de asıl korkum, onu bulduğumda o kadar da gerçek olmamasıydı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Sonra bir sokak sanatçısına denk geldim.</b><br>Keman çalıyordu. Tınıları beni olduğum yerden başka bir yere taşıdı. O notalarda da onu aradım. Martılar, rüzgar, keman... Hepsi aynı şarkıyı söylüyordu gibi: "O burada değil." Ama belki de buradaydı, benim görmediğim bir köşede... İnsan bazen bir şeylerin sesinde ya da kokusunda birini bulur. Belki de İstanbul’un bu sokaklarında dolaşmamın sebebi, aradığım kişinin aslında kendimden bir parça olduğunu anlamaktı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Yağmur hızlanınca eve döndüm, ama içim daha da ağırdı.</b><br>O yüz, o vapur, o bank... Hepsi bir bulmaca gibi. Her parçayı bir yere oturtmaya çalıştıkça, daha da eksiliyordum. O gün Galata’dan dönerken şunu fark ettim: Bazen birini bulmak, o kişiyi değil, o kişinin sende bıraktığı hissi aramaktır. Ve belki de bu hissi ararken, İstanbul sokaklarında sonsuza kadar kaybolmaktı kaderim.<o:p></o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Kayıp Yankılar III. Bölüm]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/kayip-yankilar-iii-boelum</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/kayip-yankilar-iii-boelum</guid>

                    <description><![CDATA[Ve İstanbul'da hiçbir şey, unutmaya yetmez.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" length="41402" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Thu, 09 Jan 2025 00:00:00 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b>Moda Sahili’nde bir banka oturdum.</b><br>O gün rüzgar sert esiyordu; deniz hırçındı, martılar daha sessizdi. İnsanlar yanımdan geçip gidiyordu, kimse kimseye bakmıyordu. Ama ben... Ben gözlerimi hiç kıpırdatmadan, o bankta onun izini arıyordum. Vapurdaki o yüzü bir daha görebilecek miydim? Belki de çoktan unutmuştu beni, kim bilir. Belki de fark etmemişti bile. Ama ben onu her detayında hatırlıyordum. Sanki o gün bankta yanımda oturmuş gibi. Bir kelime bile etmeden, sessizce.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>İnsan neden en çok, hiç sahip olamadığını arar?</b><br>Bu soru kafamın içinde dönüp duruyordu. Onu neden unutamıyordum? Kadıköy’ün kalabalığında karşılaştığım yüzlerden biri değildi sadece. Moda’nın eski taş yolları kadar gerçek, bir o kadar da uzaktı. Vapurdan bu yana zihnimde yankılanan o sessizlik, her geçen gün daha ağır geliyordu. Belki de onu aramıyordum; belki de aradığım şey, kendimden geriye kalan bir şeydi. Ama o bankta otururken, bu soruların hiçbirine cevap bulamıyordum.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Bankın yanına bir kadın geldi, yaşlı.</b><br>Bir kediyi besliyordu; elinde bir torba mama, yüzünde yorgun bir gülümseme. Bana döndü, bir şey söyleyecekmiş gibi baktı, ama konuşmadı. Sanki onun yüzünde de bir hikaye vardı, ama ben dinleyemezdim. Çünkü kendi hikayemden o kadar yorulmuştum ki başkasını taşımaya mecalim yoktu. Ama yaşlı kadının sessizliği bana çok şey anlattı. İnsanlar bazen konuşmadan anlatır, bazen de konuşarak susar. Ve ben o bankta, bir sessizlik okyanusunda boğuluyordum.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Bir vapur sireni duyuldu uzaktan.</b><br>Başımı kaldırdım, denize baktım. Vapur, hayallerimdeki kadar gerçekti. Yine Kadıköy’den geliyordu, yine içi doluydu. Bir an için koşup binmek istedim. Belki o da içindeydi. Belki bu sefer oturur, konuşurduk. Ama ben yerimden kalkmadım. Çünkü bazen birini aramak, bulmaktan daha kolaydır. O vapurun içinde olmadığını biliyordum. Ama yine de bekledim. İnsan neden bekler ki, aslında olmayacağını bile bile?<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Moda sahilinden kalkıp yürümeye başladım.</b><br>Arkamı döndüğümde banka bir kez daha baktım. Boştu. O gün anladım ki İstanbul, yalnızlıklarımızı bize hatırlatmak için kurulmuş bir şehir. Her köşesinde bir hatıra, her sokağında bir iz var. O bank, o vapur, o yüz... Bunların hepsi, beni kendimle yüzleştiren küçük anlardan ibaretti. Ama yine de aramaktan vazgeçmedim. Çünkü bazen birini sevmek, onu hiç tanımadan da mümkündür. Ve İstanbul'da hiçbir şey, unutmaya yetmez.<o:p></o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Kayıp Yankılar II. Bölüm]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/kayip-yankilar-ii-boelum</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/kayip-yankilar-ii-boelum</guid>

                    <description><![CDATA[İstanbul’un yalnızlığı, sokaklarından başlıyor.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" length="41402" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Wed, 08 Jan 2025 13:10:06 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b>Kadıköy’den Karaköy’e geçmek için oturdum o gün kahvaltı yapan bir çay bahçesine.</b><br>O ilk karşılaşmadan sonra zihnimde dönüp duran yüzü unutmak için, kendimi sokakların kalabalığına attım. İnsan bir şeyleri unutmak için mi başkalarına karışır, yoksa kendinden kaçmak için mi? Çayın dumanı önümde yükselirken, her şey geçiciymiş gibi hissettim. Ama işte, o yüz... Gözlerimi kapatsam bile gitmiyordu. Karşımda oturan kimse yoktu ama masada hep onun izi vardı sanki. Onun içmediği çay bardağında parmak izlerini görüyordum.<o:p></o:p></p>
<p></p>
<p class="MsoNormal"><br>Martılar bile insanlardan daha az gürültü çıkarıyor bazı günler. Kahvaltı tabağında kalmış bir zeytin çekirdeği gibi hayatlarımız; yarım ve eksik. Düşündüm... Belki de o vapurda gördüğüm kişi, benim hayatımın tamamlanmamış bir sayfasıydı. Ama bir insana “Sen kimsin?” diyemiyorsun öylece. Hele ki onu kaybedeceğinden eminsen, bu sorunun hiç gelmemesi daha iyi. Birini tanımadan özlemek mümkün mü, bilmiyorum. Ama onu özlüyordum.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Bir şeyler yazmaya başladım, ilk defa.</b><br>Defterime birkaç kelime karaladım. "Yoksun. Ama ben seni var ettim.” Yazdıklarım bir anlam taşıyor muydu, yoksa sadece bir anıya mı dönüşüyordu, bilmiyordum. Masada oturan bir çiftin kahkahaları kulağıma çalındı. Onların mutluluğu beni öfkelendirmedi. Ama kendimi daha da eksik hissettim. Sanki hayat beni dışarıda bırakmış, kapısını aralık bırakmayı bile unutmuştu.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Çay bitti, ama kalkamadım.</b><br>Masada kaldım bir süre. İnsan bazen boş bir masada oturur ve kimsenin fark etmeyeceğini sanır. Ama İstanbul, tanıklık eder. Geçmişte ne yaptıysan, seni sokaklarında takip eder. Kaldırıma çıkan her adımımda, onunla göz göze geldiğim o anı yeniden yaşadım. Bir tek o an gerçekti. Çayın son damlası bardağın dibinde duruyordu. Masadaki görevli gelip sormadı bile. Birinin gelip beni bulmasını bekler gibi, bekledim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Belki de arayışımdan daha çok korkuyordum.</b><br>Hayat, tamamlanmamış hikâyelerle dolu. Biz insanlar, bazen bir başka insanın izini sürerken kendi izimizi kaybediyoruz. Ve işte, tam da bu yüzden çay bardağında kalan izler bile konuşur bizimle. O vapurda gördüğüm kişinin hikayesini hala bilmiyorum. Ama biliyorum ki, onu aramak için çayımı bile unutmuş bir halde kalktım masadan. İstanbul'un sokaklarına daldım. Ve belki de en çok o sokaklarda kayboldum.<o:p></o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Unutmanın Kıyısında]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/unutmanin-kiyisinda</guid>

                    <description><![CDATA[Unutulanlar,
Bir boşlukta asılı,
Ne düşer ne de yükselir,
Sadece orada, varla yok arası.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d840e50cca.webp" length="38778" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d840e50cca.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 18:47:21 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Unutmanın Kıyısında</strong><br><br><span>Bir sokak ismi unutulmuş,</span><br><span>Kaybolmuş bir haritanın köşesinde.</span><br><span>Kimse bilmezdi yönünü,</span><br><span>Bir rüzgar alıp götürmese.</span><br><br><span>Bir yüz silinmiş,</span><br><span>Bir eski fotoğraf karesinde.</span><br><span>Gözler hala bakıyor ama,</span><br><span>Kimse tanıyamaz şimdi.</span><br><br><span>Bir şarkı çalardı eskiden,</span><br><span>Kime yazıldığı meçhul.</span><br><span>Bir nakarat kalmış akıllarda,</span><br><span>Gerisi sessizlikle yutulmuş.</span><br><br><span>Bir kitap vardı, toz içinde,</span><br><span>Sayfaları sararmış, satırları solmuş.</span><br><span>Okuyan olmadı bir daha,</span><br><span>Hikayesi yarım kalmış, unutulmuş.</span><br><br><span>Bir saat asılı duvarda,</span><br><span>Akrebi durmuş, yelkovanı susmuş.</span><br><span>Zaman, o anın içinde kaybolmuş,</span><br><span>Ve kimse fark etmemiş.</span><br><br><span>Bir sahil vardı,</span><br><span>Dalgalar taşırdı eski hatıraları.</span><br><span>Kimse yanaşmadı kıyısına,</span><br><span>Korktular belki hatırlamaktan.</span><br><br><span>Unutulanlar,</span><br><span>Bir boşlukta asılı,</span><br><span>Ne düşer ne de yükselir,</span><br><span>Sadece orada, varla yok arası.</span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Kayıp Yankılar]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/kayip-yankilar</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/kayip-yankilar</guid>

                    <description><![CDATA[Çünkü ne ben iyiydim ne de her şey iyi olacak gibiydi.]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" length="41402" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677e7916dcc90.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 18:45:36 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><b>Onu ilk defa Kadıköy vapurunda gördüm. 9:15, bilemedin 10 vapuruydu...</b><br>Martıların çığlığı, insanların telaşı ve denizin bitmek bilmeyen griliği arasında fark ettim onu. Bir köşede oturuyordu; dalgın bir şekilde suya bakıyordu. Belki de bakmıyordu, ama o an öyle gelmişti bana. Çaresizlik, bir insanın omuzlarında nasıl bu kadar görünür olur, anlayamamıştım. Yüzündeki hüzün o kadar gerçekti ki, bir an ona dokunup "Her şey iyi olacak," demek istedim. Ama sustum. Çünkü ne ben iyiydim ne de her şey iyi olacak gibiydi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Vapur bir an için hayatın ta kendisi gibi geldi bana.</b><br>Her yolcunun bir gideceği yer, bir hikâyesi vardı. Ama onun... Onun hikâyesi yok gibiydi. Sanki bir süreliğine dünyaya bırakılmış, sonra da unutulmuş biriydi. Gözleri... Evet, gözleri anlatıyordu her şeyi. Bir şey kaybetmişti, ya da birini. Ama kim olduğunu bilmek mümkün değildi. Ben, hiç tanımadığım bu insanda kendimi gördüm. Çaresizliğini gördüm. İnsan, başkasının çaresizliğini görüp kendi acısına mı tutunur?<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>O gün hayatımın bir dönüm noktasıydı, ama bunu o an fark etmedim.</b><br>İstanbul, koca bir yutucu gibi, hepimizi içine çekip bir yere savuruyor. Bizse bu savruluşlarda kim olduğumuzu, ne olduğumuzu unutuyoruz. Ama o... O unutmuş değildi. Aksine, o kadar hatırlıyordu ki, hatırlamak onu ezmişti. Kadıköy iskelesine yanaşırken vapurun sallantısıyla irkildim. Kalktım, ama o kıpırdamadı. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bir insanın hüznüne bu kadar yakından bakmak cesaret isterdi. Ve ben o cesareti bulamamıştım.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>O günden sonra her şey değişti.</b><br>Onu bir daha gördüm mü, bilmiyorum. Ama görmesem de hep aklımdaydı. Kadıköy’de, Moda’da, sokak lambalarının altında, gece vakti çalan bir kemanın ezgisinde... Hep onun yüzünü aradım. O yüzü gördüğümde anladım ki insanın yalnızlığı sadece kendine ait değilmiş. Yalnızlık bazen karşılıksız bir aşka dönüşüyor, bazen de geç kalınmış bir hikâyeye.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><b>Bugün burada, bu mikrofonda konuşuyorsam, sebebi o.</b><br>Çünkü birini unutmaya çalışırken, kendimi kaybettiğimi fark ettim. Bazen biri size aşık olur ve siz ona bakmazsınız. Bazen siz birine aşık olursunuz ve o, size bakmaz. İşte bu yüzden buradayız. Çünkü hepimiz, bir başkasının gözlerinde kendimizi bulmayı beklerken, en çok kendimizi kaybettik.<o:p></o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Aşık Olma Rehberi]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/asik-olma-rehberi</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/asik-olma-rehberi</guid>

                    <description><![CDATA[Aşık olmak hem zevk hem şevk verir. Biraz tuz biraz şeker derken bir bakmışsınız zehir olmuş. Peki nasıl aşık olunur?]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d84f5cac9b.webp" length="67742" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d84f5cac9b.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 18:44:19 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Aşk, insanoğlunun yüreğinin en derinlerinden kopup gelen ve hayatın ritmini tamamen değiştiren bir his. Birine aşık olma deneyimi çoğu kez plansız ve ansızın gelir; ama bazen de uzun bir yolculuğun sonu gibi yavaş yavaş şekillenir. Bu yazıda, kendi deneyimlerimden yola çıkarak aşık olmanın ne demek olduğunu, bu hisle nasıl başa çıktığımı ve ona nasıl kucak açtığımı anlatmak istiyorum.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Aşık olma hissi, çocukluk hayallerimden farklı bir şeydi. Filmlerde izlediğim ya da romanlarda okuduğum aşk hikayeleri genellikle bir anda başlar ve büyük, dramatik çatışmalarla devam ederdi. Oysa ki gerçek hayatın bize sunduğu aşk daha sade, daha derin ve bence daha karmaşık bir şekilde gelir. Benim ilk defa aşık olduğumu fark etmem de bu karmaşıklığa bir örnekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Onu ilk gördüğümde fark etmemiştim; sadece bir insandı, şakalar yapan, gülümseyen, kendini dünyaya açmaktan çekinmeyen biri. Günler geçtikçe, her sohbetimiz, paylaştığımız her anı daha özel hissettirmeye başladı. Onunla konuşmayı düşünmek bile gülümsememe yetiyordu. Bu his, tarif edilmesi zor ama yaşanması bir o kadar gerçek birşeydi. Zamanla anladım ki aşık olmak, birinin varlığının sizin dünyanızı renklendirmesi demekti.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Aşık olmak cesaret istiyor. Bu cesaret, hissettiklerinizi kabul etme cesaretinden başlıyor. Çünkü birine aşık olmanın en zorlu yanlarından biri, o hissi kabul etmek ve kendinize bu gerçeği itiraf etmek. Zamanında ben de "Belki sadece hoşlanıyorumdur," ya da "Bu, gerçek aşk olamaz," diye düşünerek kendi hislerimi örtbas etmeye çalıştım. Ama gerçek şu ki, kalbiniz size bir şey söylüyorsa, onu dinlemekten başka çareniz yok.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Aşk bazen korkutucudur, çünkü savunmasız bir halde olmanıza neden olur. Kendinizi birine tamamen açmak, o kişinin sizi incitme ihtimaline karşı hassas hale gelmek anlamına gelir. Ama benim öğrendiğim şey, bu savunmasızlığın aslında insana gücünü hatırlattığı. İçimde hissettiğim korkuya rağmen, kalbimi açmayı seçmek, bana büyük bir hafiflik ve mutluluk getirdi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Tabii ki aşık olmak sadece romantik anlardan ibaret değildir. Birine aşık olmak, onu tam anlamıyla görmeyi gerektirir: Kusurlarıyla, yanlışlarıyla, eksiklikleriyle. Benim için bu bölüm başta zorlayıcıydı. Hayalimizde yarattığımız ideal aşk, genellikle gerçek insanın çok ötesindedir. Ama zamanla anladım ki, gerçekten aşık olmak, birini oldukları kişi olarak sevebilmek anlamına geliyor. İşte bu, aşkı neredeyse bir sanat haline getiriyor.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Birine aşık olmak aynı zamanda kendinizi tanımanızı da sağlıyor. O kişiyle yaşadığınız deneyimler, kendi duygusal sınırlarınızı keşfetmenize, hangi değerlerin sizin için önemli olduğunu anlamanıza yardımcı oluyor. Ben, aşk sayesinde ne kadar sabırlı ve anlayışlı olabileceğimi öğrendim. Aynı zamanda, bazen fedakarlık yapmanın ya da geri adım atmanın da aşkı güclendirdiğini fark ettim.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ancak aşk sadece verdiğiniz bir şey değil; aynı zamanda aldığınız bir şeydir. Karşınızda birinin size özen göstermesi, sizi dinlemesi, desteklemesi, kendinizi daha iyi bir insan gibi hissettirir. Aşk, bir nevi aynaya bakıp kendinizi farklı bir açıdan görmenizi sağlar. Ben, sevdiğim kişinin beni nasıl gördüğünü fark ettiğimde, kendimi daha güçlü ve daha cesur hissettim. Aşık olmak, sanki dünyayı daha parlak bir mercekten izlemek gibiydi.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Ama her şey gibi aşkın da zorlukları vardı. Ayrılıklar, kırıklıklar ve anlaşılmazlıkların olduğu bir dünyada, aşk bazen dikenli bir yoldan yürümek gibiydi. Benim öğrendiğim en önemli derslerden biri, aşık olmanın birçok şekilde sabır gerektirdiğiydi. Birini sevmek, bazen bir sorunla karşılaştığınızda birlikte çözüm bulmak ya da birbirinize zaman tanımak anlamına gelir.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">İşte bu nedenlerle aşk, yalnızca birine duyulan romantik hislerden daha fazlasıdır. Aşık olmak, kendinize ve hayata daha farklı bir çerçeveden bakma fırsatı sunar. Kendi deneyimlerimden öğrendiğim şey, aşkın sadece karşıdaki kişiyle değil, aynı zamanda kendi benliğinizle de ilgili olduğudur. Çünkü aşık olmak, insanı kendi derinlikleriyle tanıştıran büyük bir yolculuktur.<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 12.0pt; line-height: 107%; font-family: 'Times New Roman',serif;">Bu yolculukta, bazen gökyüzündeki yıldızlar kadar parlak anlar yaşarsınız, bazen de bir fırtınanın ortasında kalmış gibi hissedersiniz. Ama ne olursa olsun, bu his her zaman yaşamaya değerdir. Çünkü aşk, bizi insan yapan şeylerin en saf haliyle bir yansımasıdır. Ve insan, bu hisle hem kendine hem de başkasına kucak açmayı öğrenir.<o:p></o:p></span></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                            <item>
                    <title><![CDATA[Düşündüm...]]></title>

                    <link>https://blogya.tr/dusundum</link>
                    <guid isPermaLink="true">https://blogya.tr/dusundum</guid>

                    <description><![CDATA[Düşündüm… Çok düşündüm…]]></description>

                                            <enclosure url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d854a4eebc.webp" length="30454" type="image/jpeg"/>

                        <media:content url="https://blogya.tr/uploads/images/202501/image_870x580_677d854a4eebc.webp" medium="image"/>
                    
                    <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 18:42:25 +0300</pubDate>

                    <dc:creator><![CDATA[agathanaz]]></dc:creator>

                    
                                            <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Düşündüm… Çok düşündüm… Kendimi düşündüm, ailemi, işimi, neden böyle olduğunu, dostlarımı, her şeyi… En çokta seni düşündüm. Unutulduğunu sanma unutulmazımdın sen benim. Neden unuttun o halde beni, diye bağrımı yumruklamak geliyor değil mi içinden? İnanır mısın benimde canımdan can kopartan şey bu. İnanıyorum ve biliyorum ki ayağıma bir beton tanesi bağlasam da denize atlasam yine kaçmaya çalışacağım. Köprüden kendimi atmaya kalksam beni düzeltmek için gelenlerin yanına kuzu kuzu sineceğim. Oysaki ben senin yanına sinmek istiyorum. Senin yanına gelmek için yapıyorum bunları. Neden mi? Seni sen olarak özlüyorum. Aklımda hala o buğday sarısı saçların yıldızları kıskandıracak gözlerin, yaptığım her şakaya attığın o ahenkli kahkaha ve yanımdayken kıymetini bilemediğim sen. Hepsi bir koro oluşturmuş gibi geliyorlar üstüme. Sanıyorum bu sıralar bende bir haller var. Sanırım ellerimiz kavuşuyor sonunda.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sanıyorum bu sıralar bende bir haller var. Sanırım ellerimiz kavuşuyor sonunda. Ama bu nasıl bir kavuşma? Benim ellerim buz gibi, seninkiler ise… Yok. Sen yoksun. Gözlerimi kapattığımda o ince parmaklarını hissediyorum hâlâ, avucuma dolan sıcaklığını, ama gözlerimi açtığımda boşluğun soğukluğu yanımda oturuyor.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sana uzanamamak ne büyük bir azap biliyor musun? Sanki ellerimi tutmak üzereymişsin gibi geliyor bazen. Bir adım, bir nefes uzaklıkta. Ama her seferinde gerçek beni içime çekiyor, nefessiz bırakıyor. Bu sensizlik, bir uçurum kenarında sonsuza dek dengede kalmaya çalışmak gibi.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Özlemek… Özlemek ne garip bir kelime. Seni düşündükçe içimde öyle bir yangın var ki, sanki her şey aynı anda kül oluyor. Ama bu yangın bile yeterince sıcak değil, çünkü sensiz her şey soğuk. Geceler soğuk, günler soğuk, insanlar soğuk. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Hiçbir şey “biz” gibi değil.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">İnsan sevdiğini kaybettiğinde hayatının bir yerinde bir delik açılıyor, biliyor musun? Ama bu öyle bir delik ki, ne kadar doldurmaya çalışırsan çalış, hiçbir şey yeterli gelmiyor. Sana dair her şeyi hatırlıyorum. İlk günümüzü, bana gülümseyişini, gözlerindeki o parıltıyı. Kahkahalarını... O kahkahalar var ya, hâlâ yankılanıyor zihnimde. Ama o ses, şimdi bana neşe değil, acı veriyor. Çünkü artık o kahkahayı duyamayacağımı biliyorum.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bazen seni görebilmek için o kadar çok şey vermek istiyorum ki… Hayatımı, nefesimi, her şeyimi. Ama buna bile yetemem, değil mi? İnsan gidenin ardından sadece kalır. Kalır ve parçalanır. Ben de öyleyim işte. Hayatta gibiyim ama değilim. Yaşıyorum ama sensiz bu yaşam neye yarar ki?<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Gittiğin gün hâlâ zihnimde. O soğuk hastane odasında son kez elini tutmaya çalıştığım o an… “Beni bırakma” diye fısıldadığım, ama sesimin duyulmadığını bildiğim o an. Gözlerin kapalıydı. O gözlerin… Yıldızları kıskandıracak kadar parlak, hayat dolu gözlerin. O gün karardı işte her şey.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Şimdi düşünüyorum da, hayata dair ne çok planımız vardı. Gezecektik, eğlenecektik, birbirimize hikâyeler anlatacaktık. Sen çocuklarımızdan bahsederdin, ben sana kahkahalar içinde “çok acele etme” derdim. Ama hayat, o kadar acımasız ki, planlarımızı elimizden aldı. Seni elimden aldı.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Bazı sabahlar kalktığımda bir an için her şeyin bir rüya olduğunu sanıyorum. Sanki dönüp odadan çıkacaksın, gülerek bana “Uyuyor musun hâlâ?” diyeceksin. Ama ses yok. Adımların yok. Sensizlik var. Ve o sensizlik, her sabah yeniden vuruyor beni.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Biliyor musun, insanlar hâlâ nasıl güldüğümü soruyor. Onlara “alışıyorum” diyorum. Ama bu doğru değil. Çünkü bu acıya alışmak mümkün değil. İnsan, sevdiği birini kaybettiğinde kendine bile yabancılaşırmış. Bunu yeni öğreniyorum. Seninle birlikte her şeyimi kaybettim. Seni kaybettim, kendimi kaybettim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Geceleri yıldızlara bakıyorum. Sanki biri bana, orada bir yerlerde beni izlediğini söylüyormuş gibi. Ama biliyorum, yıldızlar da yetmiyor. Senin sıcaklığın, sesin, kokun olmadan hiçbir şey yetmiyor. Bana bir işaret gönderir misin? Bir rüzgâr, bir düş, bir hayal… Bir kez olsun yine varlığını hissedebilsem, belki biraz daha dayanabilirim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Sana söyleyemediğim onca şey var. Keşke daha çok sevseydim seni. Keşke sana her gün “seni seviyorum” deseydim. Keşke her anının kıymetini bilseydim. Ama insanlar hep geç fark ediyor, değil mi? İşte, ben de geç fark ettim. Ama seni sevmekten hiç vazgeçmedim. Ve vazgeçmeyeceğim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Beni bekle. Eğer gerçekten bir yerlerde yeniden buluşmak mümkünse, beni orada bekle. Sana doğru yürümek için her şeyimi feda edebilirim. Çünkü sensizlik bir ömür taşınabilecek bir yük değil. Ve seni özlemek, her gün biraz daha eksilmek demek.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Seni seviyorum. Sonsuza dek. Ve bir gün, bir şekilde, ellerimiz yine kavuşacak… Bu sefer sonsuza dek.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>]]></content:encoded>
                                    </item>
                </channel>
</rss>