Durmanın Sanatı

Ağu 16, 2026 - 13:41
 0  1
Durmanın Sanatı

Geçen gün evimde salonda pencerenin önünde oturuyordum. Elimde telefon, önümde kahve hiçbir şeye odaklanamadım. Sosyal medya, cevaplanmayan mesajlar… Sonra pencereden dışarı baktım ve öyle kaldım. Dakikalarca hiçbir şey yapmadım ve bu bana çok iyi hissettirdi. Aklıma ise bir TED konuşmasında geçen “Koşarken düşersen yadırganmazsın ama koşarken durursan sorgulanırsın.” Cümlesini getirdi. Günlük hayatta hepimiz farklı amaçlar uğruna bir yoldayız. Sürekli olan koşuşturma hali, yenilenen ve ilerleyen bir akışa yetişme çabaları bize bazen önümüzü görmemizi zorlaştırabiliyor hatta nereye gittiğimizi unutturabiliyor. Ve hepimiz bu akışı yakalamak için farklı yolları deniyoruz. Bazılarımız kendine tamamen işine veriyor, bazılarımız spora ve bazılarımız da inançlarına. Akış o kadar yoğun ki dinlenirken dahi bir şeyler yapmalıyız gibi hissediyoruz. Kimimiz dizisini açıyor kimimiz kitabını. Ancak akış o kadar kalabalık ki hiç durmanın da bir eylem olduğunu fark etmiyoruz aslında. Eğer durursak bir şeyler kayıp gidecekmiş gibi hissediyoruz. Ama sanırım durmanın bilinçli bir farkındalık anı olduğunu kaçırıyoruz. Örneğin en son ne zaman gerçekten durup nerede olduğunuza baktınız. Bulunduğunuz konumdan bahsetmiyorum gerçekten nerede olduğunuza hiç baktınız mı? Her gün geçtiğiniz yollara ya da her gün gittiğiniz evinize bir anlığına durup baktınız mı? Molalarda ya da çalışırken hep içtiğiniz o sıcak kahvenin hiç durup gerçekten tadına baktınız mı mesela? Akış o kadar telaşlı ve hızlı ki hepimiz belirli rutinlerde sıkışmış haldeyiz. Etrafımızda hep bize göre ‘daha’ birileriyle karşılaşıyoruz ve bu da bilinçli ya da bilinçsiz mükemmel olmayım algısı getiriyor. Bazen o akışın hızına, bazen de o baskıya o kadar odaklanıyoruz ki ne o yoldaki kediyi fark ediyoruz ne de o kahvenin gerçek tadını. Durup etrafımıza baktığımız anlarda aslında hep hayatımızda var olan ancak akıştayken göremediğimiz detaylarla tanışıyoruz. Gününüzün çoğunu geçirdiğiniz yerin duvarındaki leke ya da evinize alıp hiç yakmadığınız mum gibi. Mesela ben durduğumda  kendime bir alan açtığımı fark ettim. Mükemmellik baskısından kurtulduğum, bir iki adım geri çekilebildiğim büyük resmi görebildiğim ve duygularıma izin verdiğim kocaman bir alan açıyorum. Bu duruş anında beni hayata bağlayan yeni küçük detaylar ediniyorum. Yeni bir kitabın ilk sayfasını okuyabilmek, bir çayı soğutmadan ilk yudumu alabilmek ya da küçük bir çocuğu oyun parkında izlemek gibi. Ancak tanıştığınız bu ufak detaylar hep yüzeysel olmak zorunda değil. Çok uzun süredir duymadığımız bir sessizlik mesela ya da bir arkadaşımızın kahkahasını fark edebiliyoruz. Durmanın bana kattığı şey, üretmenin sadece hızla değil farkındalıkla da mümkün olduğunu görmekti çünkü bazen bir konuyu anlamanın en iyi yolu, bir an durup ona gerçekten bakmak oluyor. Ne kadar göreceli olsa da hepimizin hayatında bir mükemmel algısı var ama o algıyı da durup incelediğimizde zaten mükemmel olmamanın akışın parçası olduğunu fark ediyoruz. Ellerimiz titrektir ama yine de piyano çalabiliriz, ya da ses tonumuzu beğenmiyoruzdur ama konuşmamız insanları sıcacık hissettirebilir, kahkahamız ölçüsüzdür ama gülmeyi ve mutlu olmayı seçebiliyoruzdur, kalbimiz kırık olabilir ama sevmeyi tekrar öğrenebiliriz. Yaşayan hiçbir şey simetrik değildir, bu yüzden canlıyız. Durup tekrar bakmayı denersek görürüz ki mükemmel bir gülüşe, ellere, ilişkiye ya da ses tonuna sahip olmayabiliriz ama insanları özgünleştiren nitelikler kusur sandıklarımızdır. Durmak tam da bu yüzden bir sanat. Akışımızda o kadar çalış, üret, hızlan baskısı var ki durabilmek bir cesaret örneği. Hepimiz bir şekilde o akışı yakalamaya çalışıyoruz ama eğer bir gün durursak da sorun değil. Çünkü yarın tekrar akışa koşabiliriz. Bazen hala elimdeki kahve ile o pencerenin önünde oturuyorum ama artık biliyorum ki baktığım yer hiç dışarısı değildi. “Her yerde olmak hiçbir yerde olmaktır.” (Seneca).